Acıyı Anlamak

Sanırım hepimiz bu güzel ülkede son zamanlarda ne kadar çok acı yaşadığımızın farkındayız. Bazen bunları garip bir şekilde kanıksadığımızı düşünüyorum. Her gerçekleşen olayda tepkimizi göstermek için, içten çabalar sarfediyor, farklı mecralar kullanıyoruz. Sanki bu acıyı paylaştığımızı göstermek için birbirimizle yarışıyoruz.

Buraya kadar bir sorun yok. Ama bu kargaşanın içinde asıl zarar görenleri ikinci plana atıyor, acı çekenleri değil, daha çok konu ile ilgili kim, ne söylemiş, nasıl söylemişle ilgileniyoruz. Hatta bu acıyı yaşayanların görüşleri, dini, dili, ırkı bile önemli hale geliyor, olayın mağdurlarını farklı kategorilere ayırıyor ve ona göre üzülüp üzülmemeye karar veriyoruz. Belki de bunu daha az üzülmek için yapıyor, kendimizi teselli etmenin farklı yollarını arıyoruz. Ama nedeni, kimin yaptığı, neden yaptığı önemli olmayan, değişmeyenin çekilen acı olduğunu unutuyoruz.

Sevilen birinin kaybı, güzel, çirkin, zengin, fakir, dindar, ateist –ki bu farklılıkları daha da uzatabiliriz- tüm kalplerde aynı derin yarayı açıyor. Bodrumda sahile vuran bebeğin denizin kenarında uzanmış minik bedenini gördüğümde ben sadece derin bir acı hissettim. Yaşıtlarıyla birlikte, kahkahalarla top peşinde koşması gereken bir yaşta onu öyle yatarken görmek size ne hissettirdi?

Ya da annesini kaybeden küçük bir çocuğun, onun resmini yere çizip üstünde uyuduğunu görünce sizler ne düşündünüz ? O küçücük kalpten taşan o kapkara acının dışa yansıması olan yalnızlık ve hüznün dışında…

Ya da onu sevmesi, koruması gerekenler tarafından taciz edilmiş küçücük bir çocuğun gözlerindeki o korkuyu hep birlikte onu sarıp sarmayalarak gidermemiz gerekirken, kimin yaptığı ile daha çok ilgilenmemiz, onun minicik kalbindeki acıya ne kadar deva sizce?

Ya da bunca zamandır kaybettiğimiz; şehitlerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız, annelerimiz, babalarımız kısacası; genç, yaşlı, inançlı, inançsız , kadın, erkek, esmer, beyaz, sarışın, fakir, zengin bir sürü insan. Sadece onları bekleyenlerin acılarını düşünsek?

Nobel ödüllü yazarımız Sayın Orhan Pamuk bir röportajında; “Sadece insanda olan bir gücümüz var: Başkalarının acısını anlamak” demişti. Bence çok haklı. Gelin kim olursa olsun, ön yargısız, koşulsuz, sadece acıyı paylaşalım, anlamaya çalışalım. Ne kaybederiz?

Ms. 24.4.2016

Reklamlar

“Otizm Farkındalık Günü”

Ben bugün klasik kutlama ya da farkındalık mesajları yazmak yanında-ki onları da yaptım- birde size hayran olduğum bir Anneden bahsetmek istiyorum. Kişisel olarak  “Cennet Anaların Ayakları Altındadır” sözünün tüm anneler için geçerli olduğuna inanıyorum ama bazı annelerin, bu kutsal mertebeyi sadece anne olmakla değil, yaptıkları ile daha fazla hakettiklerini düşünüyorum.

Benim anlatmak istediğim anne, çocuğu için tüm hayatını gözünü kırpmadan değiştiren biri … Dilerseniz kendi kaleminden okuyalım.

..2009 Mayıs doğumlu bir oğlum var, ismi Deniz. 21 Haziran´da Deniz´e Otizm tanısı kondu. Bunun üzerine eşim ve ben hemen harekete geçerek, ailemizden destek görebileceğimiz için , memleketim Denizli´ye taşınmaya karar verdik. Taparcasına sevdiğimiz İstanbul´a elveda deyip, yaşımız kırka dayanmışken, işlerimizden istifa ettik ve yeni bir hayat kurmak için yola çıktık. Şimdi Duru ve Deniz ile aile apartmanında yaşıyoruz…

Gerisinide ben ekleyeyim, memleketine geldikten sonra sadece Deniz`le ilgilenmek ona yetmemiş, tüm otizmli çocuklara, ailelere destek olmak için bir dernek için çalışmalara başlamış . Şimdi onun sayesinde bizim de artık Denizli`de bu konu ile ilgili çalışan bir Derneğimiz var; Denizli Otizm Derneği. Sevgili arkadaşım Dudu Karaman bu derneğin Başkanı.

Benim Wikipedia`dan bulduğum bilgilere göre Otizm, üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan, beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlık olarak tanımlanmakta, bir çok internet sitesinde de buna benzer açıklamalar görmek mümkün.

Anladığım kadarı ile en iyi tedavi yöntemi diye bir şey yok ve genellikle tedavi çocuğun gereksinimlerine göre ayarlanıyor. Yapılan tedavilerin asıl amacı ailenin çektiği sıkıntıyı azaltmak ve yaşam kalitesi ile işlevsel bağımsızlığı artırmak oluyor. Küçük yaşlarda yoğun ve sürekli eğitim programları ve davranış terapileri çocukların kendine bakabilme, sosyal ve iş yetileri kazanabilmesine yardımcı olur deniliyor.

Bu bilgilerden anlaşılacağı üzere Otistik çocuklarımızın özel eğitimlere ihtiyacı var. Sevgili Dudu Karaman uzun uğraşılardan sonra Derneğe “Otizm Dostu Belediyemizden” bu eğitimlerin yapılabileceği bir yer tahsis edilmesini sağladı. Ama bu yerin eğitime başlayabilmesi için daha çok kaynağa ihtiyaç var.  2 Nisan için bir dizi etkinlik planladılar. İlk olarak Denizli Çamlık Parkında “OTİZM SOFRASI’” kuruyorlar. 4 Nisan`da farkındalık yürüyüşü yapıyorlar. Onları destekleyelim. Hiç bir şey yapamasak da yanlarında olalım, farkında olalım.

otizmdenizi.blogspot.com

piknik.jpg

Ms 2.4.2016 Amsterdam

B Planı

Bugün Saffet Emre Tonguç’un “B planım yok” cümlesiyle başlayan yazısını okudum. Yazı, bu cümleyle başlıyor ve “..Gideceğim başka bir ülkem ya da mavi mumlu davetiyeyle beni bekleyen bir yer..” diye devam ediyor.

Bilmiyorum kendisi yabancı bir ülkede yaşadımı ama inanın bir B planı olarak gidecek başka bir ülke ya da davetiyelerle sizi bekleyen bir yer olsa da, oralarda yaşamak hiç öyle uzaktan görüldüğü gibi özenilecek bir seçenek değil.

Bir çoğumuz eski siyah beyazlı Türk filmlerinde gurbet ellere gidenlerin geldiklerinde toprağı öptükleri sahneleri hatırlarız. Biraz abartılı olduklarını kabul etsek bile o sahnelerde bazen gözlerimizi yaşartan o duyguların oldukça gerçek olduğunu bu deneyimi yaşamış biri olarak söyleyebilirim.

Başka ülkelerde yaşamak oralara bir süreliğine tatil için gitmekten çok farklı. Tatile gittiğinizde kalacağınız süreyi ve o süre bittiğinde yine yuvanıza döneceğinizi biliyorsunuz. Ama yaşamaya başladığınızda her şey birden farklılaşıyor, siz artık turist olmaktan çıkıyor, onlardan biri haline geliyorsunuz.

Bunun anlamı artık etrafınızda alıştığınız dil konuşulmuyor ya da siz de konuşamıyorsunuz. Belki ülkenizde ki gibi korna sesi duymuyorsunuz, trafik düzgün akıyor, araç sahipleri yayalara saygılı , herkes kurallara uyuyor. Kısacası şikayetçi olduğunuz bir çok şeyi yaşamıyorsunuz.

Ama artık lastiğiniz patladığında kimse yanınızda durup yardım teklif etmiyor size. Hasta olduğunuzda kimse kapınızı çalmıyor. Sevincinizi, açınızı paylaşmalarını istiyorsanız onlara davetiye göndermenizi bekliyorlar.

Gerçekte hiç bir zaman onlardan biri olmuyorsunuz. Yıllarca o topraklarda yaşamış olsanız bile siz onlar için hep yabancı olarak kalıyorsunuz. Belki bu yüzden kendinizi kalabalıklar içinde yapayalnız hissediyorsunuz dahası öksüz kalıyorsunuz.

Uzaklarda bu yalnızlık duygusu öyle bir çöküyor ki içinize, döndüğünüzde, o toprağı öpme isteği o yüzden. İşte o yüzden uzun süre kendi dilinize yabancılaşan kulaklarınız türkçe konuşuluyor diye bayram etmeye başlıyor.

Yaldızlı davetiye ile olmasada başka bir ülkede yaşama şansım hala var. Ama ben o yalnızlık duygusunu yaşamak istemiyorum artık. Aynı zamanda bende tıpkı Saffet Emre Tonguç beyin yazdığı gibi;

“Terörü lanetlemekten, beylik laflar duymaktan çok sıkıldım. Ülkemin bir savaş bölgesi olarak görülmesinden, Ortadoğu’nun birçok ülkesinden daha tehlikeli olmasından rahatsızım”.

Ve ben sadece baharları degil tüm mevsimleri huzur içinde Buldan da yaşamak istiyorum…

buldan_yayla_golu_77

24.3.2016 Ms

+1

Dürüstçe söylemek gerekirse Sevgili Arkadaşım Gün, Down Sendromu Derneği’ni kuruncaya kadar konu hakkında bir bilgim yoktu. İlk onun konu ile ilgili paylaşımlarını takip etmeye başladığımda bilgilenmeye başladım. Özellikle onun derneği için kullandığı “ Gerçek Dostlar Kromozom Saymaz” sloganı hep aklımda kaldı.

2000’lı yılların başında yurtdışına gittiğimde ise; fiziksel yada zihinsel sorunu olanları hayatın her alanında gördüğümde “bu ülkede ne kadar çok engelli var” diye düşündüğümü hiç unutmuyorum. Sonraları ise; acı gerçeğin farkına vardım. Benim ülkemde de, bu durumda olanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktu, ancak onlar hayatın içinde değillerdi, evlerdeydiler. Hep aklıma onların neden evlerde olduğu sorusu gelirdi. Acaba bunun nedeni dışardaki fiziksel koşulların onların hayata katılmasına uygun olmayışımıydı yoksa çocukken işittiğim fısıltılarmıydı diye hep aklıma takılırdı. Bizimle oynamayan bir çocuğun neden dışarıya çıkmadığı konuşulduğunda , sessizce “ o hastaymış deniyordu”. Çocuk aklımla eğer hastaysa nasıl pencerede oturup bizi seyredebiliyor diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Açıkçası o günlerden bu güne çok şey değişti.. ama değişmeyen bir şey var. Genelleme yapmak belki doğru değil ama, nedense bir şey için anma günü düzenlersek, süslü afişler yaparsak çözebileceğimize inanıyoruz gibi geliyor bana. Kabul ediyorum bu çalışmalar konu ile ilgili bir farkındalık yaratıyor, ama ben bunların artık yeterli olmadığına inanıyorum.

O anma günlerinde hep ne yapılması gerektiğini konuşuyor, anlatıyoruz. Ama ortada hep bir cevapsız soru kalıyor. ‘Peki bunları kim yapacak”. Bazen aynı günün bir yıl sonraki anma toplantısında paylaşmak için bir şey aradığımda bulamadığımı farkediyorum. Çünkü o konuda bir yıl boyunca bir arpa boyu yol gidilmemiş oluyor.

Belki de artık sadece konuşmayı bırakıp, hep birlikte bir şeyler yapmaya başlamamız gerekiyor, hiçbir şey yapamıyorsak yapanları destekleyelim, desteklemek elimizden gelmiyorsa sessiz kalalım ve Down Sendromu Derneği’nin bu yılki sloganını unutmayalım. “Farklı olmak nasıl doğduğumuzla değil, kim olmayı seçtiğimizle ilgilidir. Doğuştan gelen farklılıkları görmezden gelin .”    21.3.2016  MS

IMG_7329

http://www.gunbilgin.com        http://www.downturkiye.com

Buldan Neresi?

Biliyorum bu soruya herkesin farklı bir cevabı olabilir; Denizli’nin bir ilçesi, tekstilin başkenti, buldan bezinin dokunduğu yer, bacasız fabrikalar diyarı gibi birçok değisik cevap duyabilirsiniz.

Benim için de, bu sorunun cevabı yıllar içinde çok değişti. Çocukluğumda yuva, gençliğimde uzaklaşmak istediğim yerdi Buldan.  Şimdi artık yerlerinde yeller esen; Kızılay, Numune veya Güzelleştirme sinemalarında gördüğüm, bu küçücük ilçenin dışındaki dünyayı keşfetme isteğiydi bunun nedeni.  Şimdiki iletişim araçlarının, hatta evlerde telefonun ve televizyonun olmadığı, Buldan’dan Denizli’ye gidişin ülkeler arası yolculuk kadar sürdüğü zamanlarda farklı bir dünyanın olduğunun ispatıydı Yeşilçam filmleri.

Sonraları ise; Buldan benim için Yenicekent yol ayrımından sonra, iki tarafı üzüm bağları ile sıralanan yoldan Buldan’a doğru çıkarken baharda çiçek açmış ağaçların görüntüsüne duyduğum özlem haline geldi.  Ne zaman gözlerimi kapasam kendimi o yolda bir bahar esintisi yüzümü okşarken elimde bir valizle  Akçeşme’den  Alanyazı Meydanına yürürken hayal eder buldum.

Yıllar sonra memleketimden çok uzak bir yerde yaşamam gerektiğinde ise,  izlediğim festivallerde çocukken yaşadığım 4 eylüllerin anıları gözlerimin önünde dans eder oldu.  Hala bütün haşmetiyle dimdik ayakta duran Dörteylül Okulu’nun olduğu yerde  tüm işletmelerin geçit töreninden sonra Vakıfa gidişimizi, oradan yürüyerek gürül gürül akan suları olan Kestane deresine yürüyüşümüzü görür oldum .

Çocukken ne zaman başka bir  şehre yolculuk yapsam geçtiğimiz şehirlerde karanlığın hüznü  yavaş yavaş şehre inmeye başladığında aklıma hep aynı soru gelirdi. “Bu insanlar buralarda nasıl yaşıyorlar, benim burada işim ne” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bu sadece ta derinlerde hissettiğim anlamsız bir  ürperti gibiydi. Yıllar akıp geçtikçe, olgunlaştığımda bile  o rahatsız edici ürpertinin hep aynı kaldığını fark ettim. Orta yaşlara geldiğimde ise Dünyanın en güvenli şehirlerinde bile karanlık çöktüğünde yine hep aynı soru geliyordu aklıma . Gündüz harika, eğlenceli, muhteşem olan o şehirler, gecenin başlaması ile birden korkulu yerlere dönüşüyorlardı.  Karanlık sadece Buldan’da olduğumda korkunç gelmiyordu bana.

Sonunda ben kendim için “Buldan Neresi” sorusuna cevabımı buldum. Buldan geceleri bile güvenle sokaklarında dolaşılabilecek, huzurla uykuya dalınabilecek ve sabahları mutlulukla uyanılabilecek bir şehirdi.

buldan_goruntu_1

Photo by Sait Yalçın

13.3.2016 MS

Şimdiki Aklım Olsaydı…

Kadınlar Günü nedeniyle Denizli Kent Konseyince düzenlenen “Bugünkü Aklım Olsaydı” konulu “Kendime Mektup” yarışmasında dereceye giren mektubumuz.
Bizim gibi içinden geçenleri yazma, anlatma hatta kendine bile söyleme şansı bulamayan kadınlarımıza ithaf olunur…

 

Merhaba Sevgili Ben;

Gözümün ışıltısı, canımın içi; nasıl özlüyorum yaşamakta olduğun günlerimi bir bilsen!
Sen şimdi beni dokuyorsun ilmek ilmek, motif motif. İçinde dinmeyen bir fırtına… Bazen deli akan kanın galip geliyor, bazen selim aklın. En çok deli akan kanına uyunca korkuyorsun pişman olmaktan. Sonra uzun bir “Boşveeeer” çekiyorsun, “Ben bu yaşa bir daha mı geleceğim?”. Ama içinde bir yeri de kemirmeyi sürdürüyor endişelerin ve tereddütlerin…
Acıların hakkını teslim etmeden bırakmıyor da yakanı, acaba mutluluklarının kanatlarını erken mi buduyorsun bazen? Ya küçük sevinçlerin?
Ne kadar da açsın her konuda öğrenmeye? Korkma, bu merak Lüzumsuz Bilgiler  Ansiklopedisi”ne dönüştürmeyecek seni. Ama şimdiden fark ettin değil mi, ne kadar çok bilirsen bazı yaraların o kadar çok kanadığını? Bazen acıtsa da, öğrenmek hayatla bağın olacak, hep ayakta tutacak seni, yani beni.
Dostların var, her şeyi ama her şeyi  paylaştığınız. Bazen fikren ayrı düştüğünüz, kavga ettiğiniz, bazen yalnızca karşılıklı sustuğunuz ama bir türlü birbirinizden vazgeçemediğiniz. Birlikte büyüyorsunuz. Şimdi mi? Aramızda dağlar nehirler ovalar var ama “okyanusun en derininde  soluksuz kaldım”, “dağlar üzerime yıkıldı” dediğimde nefes yine onlar.
Biliyorum çok merak ediyorsun beni,  yani geleceğini. Endişelenme ben aynı senim. Birkaç kırışık, birkaç beyaz saç ve bir ton kadar ilave sorumluluk dışında.
Biliyorum sen sen olduğun için ben şimdiki benim. Ama şimdiki aklımla yaşasaydım sen olduğum günleri, tadını doyasıya çıkarırdım yaşadığın her dakikanın. Büyümek için acele etmez, daha sık hatırlatırdım kendime en önemli anın “şimdi” olduğunu. Korkmazdım yanlış kararlar almaktan, yanlış yapmadan doğru bulunmuyor bazen. Daha cesur davranırdım. İnsan yaptığına, yaşadığına değil; yapmadığına, kaçırdıklarına hayıflanıyor daha çok.
İşte böyle Sevgili Ben, hayat dediğin “keşke”lerimizle “iyi ki”lerimizden ibaret. Eğer “iyi ki”lerden “keşke”leri çıkardığında elinde kalansa gerçek zenginliğin,  birçoklarına göre çok zenginim. Bunun için sana binlerce kez teşekkür ederim.
Kendime iyi bak gözbebeğim,
Sevgilerimle,
Ben
(Çİğdem N.K.)
ExifJPEG
ExifJPEG